30 Mart 2012

Begüm'ün ilk saç kesimi ( 26 / 03 / 2012 )






















Pazartesi akşamı, Orhan işten gelir gelmez ilk işimiz, kuaföre gidip Begüm'ün saçlarını kestirmek oldu. Birkaç haftadır kestirecektik fakat bir türlü fırsat yaratamamıştık. Her saç taramada kızımın canı acıyor, saçları kırılıyordu. Onu ikna etmem zor oldu ama artık saçlarının uçlarının çok kötü olduğunu ve her taramada bir sürü saçının koptuğunu söyleyince ikna oldu. Daha iyi ve daha sağlıklı saçlar gelecek yerine diye teselli ettik biraz.

Doğumdan bu yana hiç kestirmemiştik. Garibimize gitti tabii. Kuaförde saçının kesilen kısmını aldık. Hatıra olsun diye sakladık. İlkin biraz korktu. Koltukta tek oturmak istemedi. Bu yünden kucağıma ters bir şekilde oturdu ve abisi öyle kesti saçlarımızı.

Begüm kesim sonrası çok beğendi saçlarını. Şimdi daha kolay taranıyor. Güzel prensesimin bir ilkine daha şahit olmak ayrı bir mutluluk veriyor insana.

Oğluşumda babası ile beraber pek bi uslu, pek bir sakin sakin bekledi bizi. Orhan rahattı çünkü kuaför ikimizinde kullandığı kuaför. Hem erkek, hem bayan, hem çocuk kuaförü. Böyle olması bizim için daha iyi oldu tabi.

Güzel kızım seni çok seviyorum prenses

28 Mart 2012

Bizim ev ma aile hastalık hallerinde

Offf offff offfff !

Kemiklerim sızlıyor, etlerim acıyor, boğazım acıyor, burnum akıyor, genzim yanıyor, kusuyorum, kollarımı kaldıracak gücüm de yok.

Dün sabah Begüm kreşe gitti. Öğleden sonrası için arkadaşıma oturmaya gidecektim. Lakin Buğra efendi önceki akşam saat 10 sularında yatmış olmasına rağmen dün öğleden sonra saa 2 gibi anca uyandı. Hatta bu saate kadar nasıl hiç uyanmadı diye korkarak kontrol ettim, gayet mutlu uyuyordu. 2 gibi uyandı. Ama ateşler içinde. Emdi, şurubunu içti, ateşi 37,2 ye düştü. Giyindik çıktık.

Eeee saat geç olduğu için Begüm'ü de kreşten alıp öyle gittim arkadaşıma. Begüm böğür böğür öksürük halinde, halsiz, ateşli. Ateşi düşük ama. Neyse vardık. Ne görelim ordaki yakışıklı ve ablasıda hasta.

Ne yedik ne içtik anlamadım. İki lafı bir araya getirmekse eh işte. Arkadaşımın Temmuz ayında düğünü var. İşte bu düğün hazırlıkları falan iraz sohbet eder, biraz dertleşiriz demiştiş ama çocukların hastalıkları gölge oldu malesef.

Yaramazlık yok komil olan biri bir bacağımda diğeri öbüründe oturdu durdu gelene kadar. Nefes alamadım resmen. Bir ara dellendim atıveresim geldi kucağımdan ama kıyamıyor işte insan. Anında ikiside salya sümük ağlıyor.

Neyse, Orhan'ı çağırdım, o geldi aldı bizi. Erken gelip bana biraz yardımcı olsun istedim amma gelen adam hasta gelince işin şekli değişti.Eve döndük. Buğra yedirilip, şurupları verilip uyutuldu. Kocaya yemek hazırlandı, ıhlamurlar kaynatılıp içirildi. Üstüne de 2 adet ilaç verilip yatak odasına dinlenmeye gönderildi.

Begüm salonda çizgi film izleyerek battaniye altında uzandı.Yemek yemedi, onun yerine patlamış mısır istedi. Patlattım tabiki biraz koca, biraz kızı yiyip bitirdiler.Sonra ben ortalığı toplamaya daldım. Bir baktım Begüm salonda uyuya kalmış. Onu al yerine yatır. Sonra evi toplamaya devam et. Biraz nete takıl.

Sonra kaçırdığım ikindi ve akşam namazını kaza et, yatsıyı kıl. Biraz dua et. Bir de baktım saat 2 olmuş. Sonunda bende yatabildim. Ardından gecenin 5'i Begüm ağlayarak yanımıza geldi. Ona su ver. Bizimle yatmak istedi ve atladı hemen benim yerime girdi. Tabi bana yer kalmadı. Neyse dedim hazır kalkmışken sabah namazını kılayım.

Sabah namazlarına uyanamıyorum genelde kaza ediyorum. Hazır kalkmışken ezanı bekledim. 40 dk beklemişim. Namaz kıl, 30 dk. dua et (o kadar sürdüğünün farkında bile değildim) Sonra koca uyandı. Öksürük krizine boğuldu. Aralıksız 20 dk. öksürdü. Ihlamur ısıtıp içti. Birşeyler yedik. O salona geçti uykum kaçtı diye. Ben yatağa Begüm'ün yanına kıvrıldım. Bir ara yine uyandım, Orhan salonda uyuya kalmış. Tekrar uyumaya gittim.

Netice de bu sabah saat 11:35 anca uyanabildik çocuklarla. Bir ara kreş servisi aradaı göndermeyeceğimi söyledim Begüm'ü. Artık pazartesiye kadar göndermem. İyice iyileşsin. Malum bu seferki hastalık yemek bile yedirmiyor. Ve hergün ateş. Şu an itibariyle ikiside öğle uykularına yattılar.

Artık bu satırları sonlandırır sonlandırmaz bende uykuya kaçarım.

27 Mart 2012

Günaaaaydıııııın :)

Sabah sabah halsiz ama mutluyum. Allah bozmasın aman aman :)

Bütün annelere izleemelerini tavsiye edeceğim, keyifli bir komedi filmini paylaşmak istedim. Bu hafta içi izledik ve ben çok keyif aldım. Anneliği ve çetrefilliğini çok güzel ele almışlar.

Filme dair yorumları okuyunca şaşırdım aslında. Çoğu kişi beğenmediğini belirtmiş. Hani ne bekliyorlar anlamıyorum aslında. Gayet doğal, eğlenceli ve keyifli bir film. Bence izleyin.

Evet, aha, işte aynen böyle diyeceksiniz :)


MUCİZEYİ KADINLAR YARATIR



http://www.intersinema.com/mucizeyi-kadinlar-yaratir-filmi/

26 Mart 2012

Gün geceye dönerken

Eveeet çikolatalı puding ve kestaneler hariç hepsi tamam. Onlar neden mi olmadı ?

Çocuklar uyandı, yemekleri yedirildi. Baba işten erken geldi. Kızı doğruca kuaföre götürdük. Ordan hediye olsun diye Palladiuma jetonlara götürdük. Orda yemek yendi. Eve dönüldü. Buğra uyutuldu. Begüm'ü babası uyutmaya çalışıyor ama eyvaaaah içerden kusma sesleri geldi bana müsaade. Kız yine kusuyor. Onuda sağ sağlim uyuttuk mu cukka yatağa atıcam kendimi.

Evet ben genelde gece 2-3 gibi uyurum ama bugün elim ayağım titriyor yorgunluktan. Bu yüzden erken uyuyup güne erken ve dinç başlamalı. Yarın da bugünü aratmayacak yoğunlukta bir program bekliyor beni :)

Artık çocuklarla ilgili post yarına.

Çoğu gitti azı kaldı

Ev süpürüldü. Çocuklar uyutuldu. Patlayan ampuller yenileriyle değiştirildi. Düşen prizler yeniden vidalandı. Ev derlendi toplandı, düzenlendi. Üstüne iki adet yemek pişirildi.( Portakallı kereviz ve havuçlu karnıbahar).Çocukların odaları ve dolap içleri düzenlendi. 2 makina çamaşır yıkandı ve asıldı. Yemek yendi. Sütler içildi. Çocuklar oynatıldı. Şu an hala uyuyorlar.

Geriye kalanlar; ütü yapılacak (çalıştırdım bekliyor), Begüm'e söz verilen çikolatalı puding yapılacak.Toz alınacak, yerler silinecek. Ütülenenler yerleştirilecek.Çocuklar uyanınca yemek yedirilip parka götürülecek. Üstüme sinen yemek kokularından kurtulmak için duş alınacak. Akşam pişirilmek üzere kestane çizilecek.

Veee koca gelince Begüm kuaföre götürülecek ve saçları kestirilecek. İlk saç kesimi olacak. Haydi hayırlısı bakalım. Nasıl bir mazcera bekliyor bizi. Kestirmek için ikna etmem bile 6-7 ay sürdü. Kesim sırasında neler yaşanacak merak ediyorum.

Bana müsade şu geri kalanları tamamlamaya koyulmalı. Dua edin :)

Gün aydın olsun lütfen

Bir haftadır süren hastalığımız hala devam etmekte ve kızım, oğlum ve ben bu hastalık sonucu böğür böğür öksürük krizlerindeyiz. Akan burunlar, öksürükler, Begüm ve benim sürekli kusmalarımız devam halinde.

Ayrıca 5 gündür gece uykularında bezlenen Begüm hanım ''anne artık ben büyüdüm, lütfen bezleme'' dedi. Bunun neticesinde bezlemiyoruz. Gel görelim ki çoğu gece kendi kendine kalkıp tuvaletini yapan kız dün gece sabaha kadar 5 takım nevresim değiştirtti bana. Geceden beri makina çalışıyor. Nevresim yıkamakdan böö geldi. Yıkamak dert değil birde onları ütülemesi. İşin kötü yanı, kızın gece yatmaya nevresimi kalmadı temiz. Neyse elbet akşama kadar kururlar.

Birazı altına kaçırma, birazı kusma ile mahvoldu. Allah bana kolaylık versin ne diyeyim. Cumadan beri düşmeyen bir ateşi de var küçük hanımın. O nedenle bugün okula göndermedim. Zaten o da gitmek istemiyordu. Dedi şu '' anne sen beni çok özlersin şimdi okula gidersem di mi, bu yüzden bugün değil yarın gidicem. Sen beni biraz daha seversin böylece ve az özlersin'' Ah be gülüm. Ben sana doyabilirmiyim sanıyorsun. Sen ne yaparsan yap, istersen evin altını üstüne getir, istersen işemedik köşe bırakma. İnan umrumda bile değil. Ben seni çok seviyorum bebeğim. Ve sen sağlıklı ve mutlu ol ki ben daha çok mutlu olayım.

Ben kütüphane kaçtım şimdi. 10 dk mola verdim kendime. Onlar abla-kardeş oynuyorlar. Begüm'e sözüm var. Kartondan orman yaptığımız gibi bu sefer de deniz yapıcaz. Lakin onun nasıl yapıldığını hiç görmedim, uydurucam bakalım nasıl olacak. Bir aydır bütün tuvalet kağıdı rulolarını biriktiriyor. Deniz yapıcaz diye.

Ev dandini. Geçen hafta kuran okutmam için, halı,perde, koltuk dahil heryer mis gibi temizlenmişti. Bugün ise bakıyorumda o temizlikten eser kalmamış. Birde bugün temizlik günüm aslında ama çocuklarla, yani Begüm evdeyken imkansız. Artık günü kurtarak kadarını bugün, asıl temizliği yarın yaparız ne yapalım.

Uzun zamandır çocukların gelişimine dair post da yazmıyorum. Bu akşam fırsat yaratıp fotoğrafları düzenlemeli ve ayrıntılı bir post hazırlamalıyım. Nasip, inşallah. Bir de anlamadım ama bu hafta dökülmedik, patlamadık yer kalmadı. O kadar çok yapılamsı ve tamir edilmesi gereken şey varki. Onları da halletmem gerekli. Lambalar patladı, prizler yerinden yere düştü. Ha o nasıl oldu hala aklım almıyor ya. Sehpanın demiri çıktı. Mutfakda ki askılar bir bir yerinden fırladı.Begüm'ün bazı oyuncakları kırıldı (bu bizde çok az olan birşey ama oldu valla). Buğra Begüm'ormanındaki ağaçları söktü, yapıştırmak lazım. Birde hastalıktandır diyorum ama her ikiside ota-mota ağlar oldular. Evin içinde sürekli mızıldayan bir oğlan var. İstediği şeyi elde edemeyince önüne kim gelirse patlatıyor Allah ne verdiyse.

Lafın özü bu evde çocuklar dahil tamir edip düzeldilecek çok şey var çoook. Offff içerden şıngır mıngır sesler geliyor. Ben kaçar, acaba yine ne kırıldı ?

20 Mart 2012

Sonunda bugün evde kuran okutabildim

Allah'ıma şükürler olsun ki sonunda bugün kuran okutabildim. Kuran okundu, dualar ve sohbetler edildi.Hep beraber hazırladığım ikramlar yenildi. Çocukla çocuk olundu. Çok güzeldi çooook.

Özellikle içim rahatladı.Zaten senelerdir evde kuran okutmak istiyordum. Şu bir aydır daha da depreşti bu bende. Sonunda bugüne nasip oldu.

Davetimi kırmayıp gelenlere, kuran okuyanlara, bizi güzel sohbetleri ile mest edenlere çok teşekkür ederim. Hepsinden Allah razı olsun. Bu ilkti devamı gelir inşallah.

Kalabalık ve yoğun bir gündü. Çocuk çok olunca da yorgunluğu bir o kadar oldu. Özellikle Begüm kreşden gelince kuzeni ile eküri oldular ve evin altını üstüne getirdiler. Sabah 8:30 itibari ile güne başladım ve şimdi bu satırları yazarken oturabildim.

Öyle yorgunum ki ruhum bedenimde gelgitler yaşıyor resmen. Herşeye rağmen tatlı yorgunluk benim ki. 

16 Mart 2012

Kar yağdı ve hastalık yine kapımızı çaldı

Şu saat ve uykusuzluktan ölüyorum. Bugün yeğenim Öykü'nün doğum günüydü. Akşam hep beraber bir kutlama yaptık. Eve dönüşümüz saat 12;30 gibi oldu. Begüm zaten daha oradayken koltukta uyuya kalmıştı. Bugün Akatlar'a tiyatro izlemeye gittiler kreşce. Zaten birkaç gündür kuru kuru öksürüyordu. Şu an itibari ile 38,5 derece ateşle yanıyor. Sürekli beni sayıkladığı için bende malesef uyku yok.

Buğra zaten salya-sümük durumunda. Öyle böyle değil. Bütün burun delikleri tamamen, dıştan dahil tıkanıyor. Sürekli aspire ediyorum ama banamısın demiyor. Bende de boğaz yanmaları, burun tıkanıklığı başladı. Allah sonumuzu hayretsin.

Pazartesiye kadar geçse bari. Pazartesi günü evde bir kuran okutmam olacak. Hafta sonu zaten davetliyiz. Nasıl olacak bilmiyorum. Umarım hepsiyle başa çıkabilirim. Allah'ın izniyle çıkarım inşallah.

Yarın Begüm'ü kreşede göndermeyeceğim. Evde yanımda olsun daha iyi ilgilenme fırsatım olur. Aynı zamanda diğer çocuklara da bulaştırmasın istiyorum. Zaten kızımla vakit geçirmeyi özlemiştim. Yarın bolca beraber vakit geçirir, oyunlar oynarız. Tabi bende hal kalırsa.

15 Mart 2012

Nişan,Kına, Nikah, Düğün

Gelenekleri severim ve mümkün olduğunca da uygulamaya çalışırım. Bu yüzden önce hep beraber nişan alışverişine çıktık. Fakat laf olsun torba dolsun diye gereksiz hiçbirşey almadım. Sadece gerekli olan bazı ihtiyaçlar alındı. Benim hazırlamam gereken erkek için nişan alışverişine ise Orhan ile ikimiz çktık sadece. Yine aynı usül. Ne gerekli ise o alındı.


  
Nişan için belirlenen tarih 05.08.2006 akşamıydı. Şu anda oturduğum evde, sadece aile ve yakınlarımızın davetli olduğu bir kutlama yaptık. Heyecanlı, sıcak ve eğlenceli geçmişti. İki ailede aynı yörenin insanları olduğu için ikramlardan, çalan müziğe kadar herşey aynı keyfi veriyordu herkese.


Orhan'nın dedesi taktı yüzüklerimizi. Ardından komik anlarla dolu bir pasta kesme merasimimiz oldu. Yavaş yavaş heyecan azalmış, yerini bir rahatlama hissine bırakmıştı. Artık tadını çıkarma zamanıydı. Bir yola girmiştik ve bu yolun başındayken henüz bütün sevdiklerimiz bizimle bu heyecanı paylaşıyordu.


Artık eğlenme zamanı gelmişti. Orhan'la ikimiz yaptık dansın açılışını. Ve devamı geldi. Dans derken öyle slow danstan bahsetmiyorum. Bildiğin Ankara havaları işte :) Dedim ya aynı yörenin insanlarıyız biz.Karşılıklı oynarken Orhan'nın dedesinden şöyle sesler gelmeye başladı '' gelinime bak be, aferin kızım''. Hoşuma gitmiyor değildi hani ama utanıyordumda diğer yandan. Oynamayı severim ama aile büyüklerinin yanında olunca daha dikkatli olması gerekiyor insanın. Bu nedenle daha üsturuplu, daha sakin oynuyordum tabi.

İlerleyen vakitlerde ben kaşık çaldım, tabi müzik eşliğinde davetlileri oynadı. Çok keyifliydi çoook. İnsan hayatında bazı şeylerin tadınıda kıymetinide sonradan anlıyor.


05.08.2006

 Herşey yolunda gitmiş, karşılıklı nişan bohçaları ( ben valizle götürmüştüm, onlar şık bir küçük sandıkla) verilmiş ve gece böylece sonlanmıştı.

Düğün için zar zor 16.09.2006 tarihine gün alabilmiştik.


Gündüz Kadıköy evlendirme dairesinde nikah, akşam yemekli düğün olacaktı. Düğün mekanı için çok yer araştırmıştık ama sadece Anadolu Hisarındaki Sabancı Öğretmen evini görmeye gittik. Mekan tam istediğimiz gibiydi. Sakin, deniz kenarı ve yarı açık.Gerekli işlemler yapıldı. Ve düğün mekanınıda böylelikle kesinleştirmiştik.

Artık geriye gelinlik, damatlık, davetiye, nikah şekeri, fotoğrafçı gibi halledilmesi gereken şeyler kalmıştı. Gece gündüz bunlar ve çeyizimdeki eksikleri gidermek için uğraşıyordum. Kız kardeşim benden bir sene önce evlenmişti. Bu nedenle ilk okuldan beri hazırladığım çeyizimin neredeyse tümünü ona vermiştim. Sıfırdan başlamam gerekiyordu. Zaten tek başıma ev geçindiriyordum, birde bu hazırlıklar maddi açıdan zorluyordu ister istemez. Orhan'da çok yardımcı oluyordu. Kayınvalidemin Orhan için hazırladığı bir kısım şey vardı zaten. Ben geri kalanları tamamladım. Birde sandık çeyizini tabi. Zor olanda oydu zaten.

Gündüz işe git akşam eve gelir gelmez dantel ör, seccade boya-dik. Haftasonları ıvır-zıvır eksikler için alışveriş yap. Çok ama çok yoruluyordum.Bu arada ilişkimiz resmen boyut atlamış, bir telaşenin içinde bulmuştuk kendimizi. Birbirimize eskisi kadar zaman ayıramıyorduk. Özlüyorduk ama biliyorduk ki  daima beraber olacağımız günlere çok yaklaşmıştık. Bir yandan çeyizle uğraşırken diğer yandan annemin evinede yeni mobilyalar almış, onların yerleşimi ile uğraşıyorduk.

Zaman az, yapılacak iş çoktu.Allah'ın da izniyle bir bir hallettik hepsini. 

Sıra çeyiz yerleştirmeye gelmişti. Öncesine evi temizledik. Sonra bütün çeyizler açıldı ve yerleştirildi. Offf ne zor günlerdi. Koştur babam koştur.

KINA GECESİ

Sonunda düğüne kına gecesi gelmiş çatmıştı. Elbiseydi, kuafördü, ikramların hazırlıkları, kına setlerinin alışverişi, bir gece önceden neredeyse sabaha kadar o kınaların keselere doldurulmasına kadar herşeyi halletmiştim. Bütün bu süreci ve tüm alışverişleri, Eminönü seferlerimizin hepsini Orhan'la beraber yapmıştık. Hep yanımdaydı. Hep yardımcıydı bana.Hazırlıklar esnasında korktuğum, pes etmeye meylettiğim öyle anların içinde buldum ki kendimi, hep o dar zamanlarımda bana güveren sadece Orhan'dı. Onunla yeni bir hayat kurma düşüncesi bile yetiyordu o bunalım anlarını atlatmama.





Bu kına sepetini bile kendim yapmıştım



Semoş Afyon'dan kınanın başladığı saatlerde gelebilmişti.  Onun gelmesi ile daha bir rahat hissetmiştim kendimi. Kına yakma merasimi başlamış beni ağlatmaya çalışma çabaları güldürür olmuştu aksine beni. Ama sonra; bir yanımın eksik olduğu düşüncesi beni ağlatmaya yetmişti. O eksik yanım 8 yıldır görüşmediğim erkek kardeşim ve babamdı. İçim burulmuştu. kına gecem Cuma gecesiydi. Ertesi günü düğünüm vardı. Kaderin cilvesi ya pazar günü de erkek kardeşimin düğünü vardı. Senelerdir görüşmüyorduk. Biliyordum yanımda olmayı çok isterdi. O da biliyordu bende onun yanında olabilmeyi çok isterdim. Babamın korkusuna görüşemiyordu benimle. Birgün olacaktı. Birgün yine birbirimize kavuşacaktık. Biliyordum.

Kına gecesi çok eğlenceli geçmişti. Kınalar yakıldı, ikramlar yapıldı, göbekler atıldı, kına keseleri dağıtıldı ve gece böylelikle son buldu. Kayınvalideme giderken damat için kına verildi. Bizde adet; damatada gelin kınasından serçe parmağına kına yakılır.

Bu arada beni en çok mutlu eden şeylerden biri de anneannem ve büyükbabamın memleketten düğünüm için gelmiş olmalarıydı. Kına yapılırken büyükbabam ve Umut (Semoş'un eşi) diğer odada vakit geçiriyorlardı. Onların yanımda olduklarını bilmek nasıl güzeldi. İçime azda olsa su serpiliyordu.

Herkes gittikten sonra ev derlendi toplandı. Ertesi gün yapılacak düğün için son hazırlıklar yapıldı.

DÜĞÜN GÜNÜ

Garip olan gelinliğim hala yetişmemişti. Kuaförüm ve gelinlikcim Bahariye'de idi. Sabah erkenden uyandım. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Orhan geldi. Semoş'ların arabası gelin arabamızdı. Orhan, Umut, Semoş ve ben hemen çıktık. Bizi kuaföre bırakıp, arabayı süsletmeye gitmişlerdi. Kuaför saçlarımızı yapmaya başladı ama aksilik bu ya elektrikleri gitti. Nasıl yaaa, nasıl olurdu böyle birşey. Jeneratörleride yokmuş. Elektriğin gelmesini bekledik. Bu sırada makyajım yapıldı. Elektrikler geldi ama gelinlik gelmedi bu sefer. Arıyorum telefonları açan yok. Artık yüreğim daralmaya başlamıştı. Sonunda telefona cevap verdiler fakat yarım saatlik bir işlerinin kaldığını söylediler. Hala mı yetişmemişti. Altı-üstü boleronun işlemeleri kalmıştı. Ama bu nasıl bugüne kadar bitmezdi.  Nihayet saçım bitmiş, gelinlik gelmişti. Semoş yardım etmiş hemen giymiştim. Duvak takıldı. Semoş'un saçlarıda istediği gibi olmamıştı. Artık yapacak birşey yoktu.

Gelinliğimi kendim çizmiştim. Gelinlikçi kız Orhan'nın üniversiteden arkadaşıydı. Provalar sırasında bile aksilik yaşamıştık aslında. Göğüs dekoltesini öyle çok açmışlardı ki sinirden göz yaşlarımı tutamamış ağlamıştım. O gün görümcem Nursen vardı yanımda. Onunda sayesinde sakinleşmiş, o kısma kumaş ekleyip işlemeyi çoğaltmalarını söylemiştim. Dedim ya bizim her anımız ayrı bir macera dolu diye.



Gelin arabası geldi. Kuaförden çıkıp doğruca eve geldik. Fakat nikahın başlamasına 15 dakika kalmıştı. Eve geldiğimizde erkek tarafıda bizdeydi ve herkes geçiktiğimiz için gergindi. Kapının hemen önünde durdum. Büyükbabam kuşağımı bağlamaya başladı. Duasını ede ede, bu kuşak bağlanmıyor diye diye. Tek söylediğimin  ''büyükbaba sen bağla duasını yolda edersin'' olduğunu hatırlıyorum. Sonra büyüklerin elleri öpüldü, helallık alındı.

Gelinliğin eteklerini kaldırdığım gibi merdivenlerden koşarak inmeye başladım. Arkamdan biri ''gelin kaçıyor, aceleye bak'' diye bağırdığını duydum. Herkes gülüyordu ama nikaha 5-10 dakika kalmıştı. Arabayı umut kullandı. Semoş önde yanında, biz gelin-damat arkada oturduk. Acıbadem'den Kadıköy evlendirme dairesine nasıl gittiğimiz hatırlamıyorum bile.

Vardığımızda ismimizin anons edildiğini ama artık diğer çifte çağırmak üzere olduklarını gördük. Bizi görür görmez kapı açıldı. Koşarak nikah salonuna girdik. Herkes meraklanmış. Hatta görevliler artık bekleyemeyeceklerini söylemişler ama Özge'cim (yani nikah şahidim olan arkadaşım) ikna etmiş. Neticede kendi nikahımıza bile geç kalmış olduk. Zaten bizim bu geçikme muhabbetimiz bize ait bir özellik haline geldi neredeyse. Bir yere vaktinde gidebilsek dişimi kırıcam. Ama nerdeeee...bu hep böyle oldu ve halada böyle :)



Nikahımız kıyıldı. Takı merasimi falan derken ayakta durmaktan bitap düşmüştüm artık.Ordan fotoğraf stüdyosuna gidildi. Fotoğrafçıya giderken zarf almak için arabaya koşan çocuklara zarf dağıtıldı. Buna rağmen peşimizi bırakmayıp aksine sağından-solundan arabanın üstüne çıkıp yol almamızı engellediklerini görünce, Orhan çilededn çıktı. Kapıyı açması ve inip o halde (yani damatlıklarıyla) çocukları kovalaması, onları kovalarken Umut'un trafiğe neden olmamak için arabayı sürmesi ve Orhan'ın hareket eden arabaya koşarak geri gelip binmek zorunda kalması ayrı bir maceraydı. O anları asla unutmam.

Fotoğrafçıdan sonra yeni evimize doğru giderken erkek kardeşimle Semoş telefonda konuştular. Semoş'a birşey vermek istiyormuş. O da arabada olduğumuzu, nikahın bitiğini, dinlenmek için eve doğru ilerlediğimizi söyledi. Yol üstünde uygun biryerde buluşalım öyle verirsin abi dedi. Hakan biraz tereddütten sonra ikna oldu.

Bana; abla, abim gelecek bana birşey verecek. Onu arabaya gelmeye ikna edicem. Böylelikle seneler sonra tekrar görüşömüş olursunuz dedi. Ama sakın ağlama. Abimi biliyorsun. Sen ağlarsan o da tutamaz kendini ve ağlar. Güçlü ol dedi. Umut ve Orhan'da sakın ağlama diye ikna etmeye çalıştılar beni.

Neyse yol üzerinde bir binanın yan tarafında boşluk bir alanda iki araba peş peşe park ettik. Semoş indi. Hakan'la konuştu ve vereceği şeyi aldı. Hakan arabadan indi ve bizim arabaya doğru ilerledi. Biz hala arabanın içindeydik ve camı açtım. Abla demesiyle içim ağlamaya başladı ama gözlerimden damla akmasın diye kendimi zor tuttum. Camdan içeri doğru sarkıp öyle bir sarıldıki bana, bu anlatılacak bir duygu değildi. Bir anda farkettim ki ben hariç herkes ağlıyordu. Bana sakın ağlama diyenler göz yaşlarına hakim olamamışlardı.

Hemen arabadan indim. Üzerimde gelinlikle öyle bir sarılmışız ki birbirimize. Hakan dayanamayıp hüngür hüngür ağlamaya başladı. İşte o andan itibaren bende koyverdim göz yaşlarımı. Dakikalarca öylece ağladık beraber. Birbirimizi öptük, kokladık. Konuştuk. Sevdiğimizi söyledik birbirimize. Düğünlerimize gelemiyorduk ama artık beraberdik. Ve artık zincirleri kırmıştık. Üzülme ablacım, bundan sonra asla bırakmıyacağız birbirimizi dedim. Daha sonra görüşmek üzere ayrıldık.

Semoş'a bilezik vermiş meğerse. Bunu benim için ablama tak diye. Yavrum yanımda olamıyordu ama gönlü benimleydi. Biliyordum. Bende bir bilezik verdim Semoş'a düğününda Hakan'a takması için. Sanki hayat her yönüyle, tüm güzellikleri ile yeniden başlıyordu benim için.

Eve vardık. Takıları üzerimizden çıkardık. Hatta üzerimizide çıkarıp yemek yedik. Semoş'lar ve Nursen'ler de bizimle beraberdi. Akşama kadar burada vakit geçirip biraz dinlendik.




Sonra hazırlanıp düğün mekanına doğru yola çıktık. Hem biraz geç çıkmış, hemde trafiğe yakalanmıştık. Milim milim ilerleyen trafiğin içinden çıkamıyorduk. Tam bu sırada bir polis arabası yanaştı yanımıza ve nereye gittiğimi sorduk. Anadolu Hisarına Sabancı Öğretmen evine gidiyoruz ama ilerleyemiyoruz deyince bizi takip edin dedi. Emniyet şeridinden eskort eşliğinde çıkabilmiştik trafikten. Onların sayesinde daha fazla vakit kaybetmemiştik.

Yollarının ayrılacağı noktada sağa çekerek arabadan indi polislerden biri. Aha dedik para almaya geliyor. Ama sadece bize mutluluklar dilemek istemiş. Para falan almadı. Hatta gelenektendir diye bizim vermek istememize rağmen almadı. Helal olsun dedik. Kolay kolay kimse karşılıksız yapmazdı bu yardımı.



Yolumuza devam ettik ve düğün mekanına vardık. Gelin odasına geçtik. Hazırlıklarımızı tamamladık. Veeeee başladı.








Müzik eşliğinde girdik mekana. Önce dans ettik. Biz dans ederken konfetiler patladı. Ardından masaya geçtik. Birşeyler yedik ve misafirleri gezdik sırayla masa masa. Düğünde takı merasimi yaptırmadık. Masa ziyaretlerinde verdiler hedilerini herkes. Kesem doldu yani  yine :)

Ardından biraz oynandı ve pasta geldi. Pasta kesildi, havayi fişekler patlamaya başladı. Bu havayi fişek meseleside muamma. Orhan ben patlattım diyor ama biz öyle bir anlaşma yapmamıştık mekanla. Mekan 3 katlı idi. Aynı anda 3 düğün vardı. Ve orda havayi fişek patlatma izni yoktu. Bu yüzden denizden patlatılmıştı. Ve emin olduğum kadarı ile diğer düğünlerden biri patlatmıştı. Ama bizde nasiplenmiştik sayelerinde. En çok da Orhan :) hala bugün bile sorsanız ben patlattırdım der :)

Tekrar eğlenceye dönüldü. Herşey yolunda gitmesede evleniyorduk ve asıl isteğimiz gerçekleşmiş oluyordu. Yolunda gitmeyen şeylere yenisi eklenmiş, ne kameraman, ne fotoğrafçı, nede müzisyen gelmemişti. O gün mekanla anlaşmaları bitmiş. Mekan yetkilileri de sağolsunlar arayıp söyleme zahmetinde bile bulunmadılar bize.

Kendi kameramızla ne çekebildiysek o var elimizde düğüne ait. Müzik için org çalan birini getirmişler ama adam hiçbirşey çalmayı bilmediği gibi söyleyemiyorda. Misafirler söyledi o çaldı. Öyle böyle başından beri yaşanan tüm aksilikleri ile bugün bile unutamadığımız anılar kaldı elimizde. Herşey zor ilerlemiş ama mutlu bitmişti.

Gece bitti, evli evine köylü köyüne. Bir kısım kalabalıkla beraber geldik evimize. Biraz hep beraber oturuldu. Sonra yalnız bırakmayı akıl edebildiler bizi. Sonunda, yeni evimizde, yeni hayatımızla baş başaydık.

O günden sonra yeni bir döneme geçiş yapmıştı hayatımız.





14 Mart 2012

Ve böyle devam etti

O günden sonra hiç ayrılmadık. Neredeyse hergün beraberdik. Ben tam zamanlı çalışıyordum. O ise serbest. O zamanlar serbest tercüman olarak çalışıyordu.Üniversiteyi bırakmış, askerliğini de henüz yapmamıştı. Dışardan bakılınca, hayatında yarım bıraktığı ve tamamlaması gereken çok şey vardı. Ama kimin umrundaydı. Ben sadece onu istiyordum. Onun hayatındaki artılar yahut eksiler umurumda değildi.

Hani aşktan gözü kör olmuş bunun derler ya öyleydim işte. Rutinim değişmişti. İş, o ve ev olmuştu. Görüştüğümüz zamanlar su gibi akıyor, birbirimize doyamadan gün bitiyordu. İlişki ilerledikçe aşkın getirdiği kıskançlık, hırçınlık gibi duygularda baş göstermeye başlamıştı. O kıskanç, ben kıskanç zor geçiyordu bazen tartışmalar. Ama illaki konuşulup çözülüyordu. Ben asla küs kalmayı başaramadım hayatımda. Bu duyguyu sevmem zaten.

Kadıköyde bizi tanıyan herkes beraberliğimizi biliyordu artık. Bazen Bahariye'ye alışverişe çıktığım zamanlar, tanımadığım insanlar selam verip ''Orhan abiye selam söyleyin '' diyorlardı. Aslında hem hoşuma gidiyor hemde garipsiyordum bu durumu. Kendimi bildim bileli göz önünde olmayı sevmemişimdir. Mesela okul yıllarımda sözlüye kalkmaktan çok korkardım. Öğretmene ''siz sorun ben yazıp vereyim ''derdim. Bu yüzden insanların beni tanıyor olması tuhafıma gidiyor utandırıyordu beni.

Onun arkadaş gurubuyla ve onların sevgilileri ile beraber takılıyorduk. Bu aşağı-yukarı hergün böyleydi. Başbaşa olacaksak, onlarla görüşüp bir bardak çay içtikten sonra devam ediyorduk güne. Zamanla birbirimize alışmış, sıkı dostluklar kurmuştuk.

İlişkimiz gün geçtikçe derinleşiyordu. Bazen onsuz yaşayamayacağımı düşünüp korkuyordum. Bazen ise öyle büyük tartışmaların ve kavgaların içinde buluyordum ki kendimi, kaçıp gitmek, bitirmek istiyordum.

İlişkimiz Karadeniz gibiydi. Hırçın, dalgalı ve vazgeçilemez. İnsanların içinde yüksek sesle bile konuşmaya çekinen ben, kendimi bağır çağır bir tartışmanın içinde buluyordum.

Örneğin; Bir gün hasırda oturuyoruz. Bir konu hakınnda tartıştık. Ben sinirlenip masayı terk ettim. Kalkıp yürümeye başladım. Arkamdan gelip ''ne yaptığını sanıyorsun sen ''diye çıkıştı bana. Durmadım ve dinlemedim. O an sadece ondan ve oradan uzaklaşmak istiyordum. Olmadı. Bırakmadı peşimi. Kadıköyün meydanında başladık kavga etmeye. Etraftan gelen geçen bize bakıyordu. Ama gözümüz kimseyi görmüyordu. Sonra eve kadar eşlik etti bana. Kapıyı açtım, içeri girdim. Tek bir kelime bile söylemeden yüzüne kapattım.

Aradan birkaç saat geçmişti ve ben huzursuzdum. Biliyordum, o da huzursuzdu. Arayıp aramamak konusunda kendimle çeliştiğim bir anda kapı çaldı ve o karşımdaydı. İçeri girdi. Önce bir sessizlik. Ardından başladık konuşmaya ve durum çözüldü tabii. Sonrası süt liman.

Bunun gibi anları çok yaşadık biz. Ve bu yaşadığımız anlara etrafımızdaki insanların çoğu şahit oldu. Hırçın, yıpratıcı, yüksek perdeden yaşıyorduk bu ilişkiyi. Ama asla vazgeçemiyorduk. O kavgaların arkasından gelen sükunet sevgiyi gösteriyordu bize. Sadece aşık değildik. Seviyordukta birbirimizi.


02.09.2004
Zamanla, birbirimizi daha iyi tanımaya başladıkça, daha sakin daha dingin bir ilişki yaşar olduk. En önemliside inanılmaz iyi iki arkadaş olmuştuk.

Aşık-sevgili ve arkadaş. Bu üçleme bizi ayrılmaz kılmıştı. Zaman geçti. Orhan üniversiteyi bitirmeye kadar verdi. Kalan birkaç dersi vardı. Boğaziçi İngilizce işletme okuyordu. O sene kafasına koyduğu gibi okulunu bitirip diplomasını aldı.

Asla evliliği düşünmeyen biriydi. Bende evliliği düşünmüyordum ama onsuz geçen zamanlar zor geliyordu artık. Bu konuyu konuşmak zordu. Hele ki bir bayan olarak, evlilik meraklısı gibi görünmek istemiyordum. O evliliği düşünmediğini ama beraber yaşayabileceğimizi söyledi. Ben ise benim lügatımda beraber yaşamak diye birşey olmadığını, ya evlilik ya da sadece sevgili olarak kalmak olabileceğini söyledim. Konu orda kapandı. Uzun bir sürede gündeme gelmedi tekrar.

Günler günleri kovaladı. İlişkimiz herkesin ki gibi inişli çıkışlı bir süreç geçirdi. Ama her zaman aşk galip geldi. İkimizde deliydik. Bir gün; evi taşıyorum. Semra, annem ve ben herşeyi hallettik. Yeni eve geçtik. Yerleşme zamanı Orhan yardıma geldi. Yerleşmenin yorgunlu ile ve gecenin ilerlemiş bir saati olması nedeniyle sinirliydim. Annemle fena tartıştım. Sinirden o halimle attım kendimi kapının önüne. O kadar hızlı çıkmışım ki Orhan arkamdan yetişmeye çalışmış. Yanıma geldi ve yürümeye başladık. Yürüdükçe rahatlıyordum. Üstümde bir atlet bluz altımda eşofman altı. Sonradan farkettim. Orhan'ın ayağında ayakkabı yoktu. Çoraplarıyla yürüyordu. Neden ayakkabılarını giymediğini sorduğumda '' öyle bir hışımla çıktın ki yetişiyim derken giyemedim'' dedi. Ve gülmeye başladık. 7/24'e uğrayıp birşeyler alıp eve geri yürüdük.

Onunla öyle deli-dolu anlarımız oldu ki. Bugün istesek yaşayamayız o hoyratlığı.

Herşeyin yolunda gittiği bir dönemin ortasında askerlik çıktı karşımıza. Bir akşam bana '' askere gidiyorum'' dedi. Nasıl yani oldum. Bunu kabulenmem zordu. Ayrı kalma duygusu kemirdi içimi. Bana sakin olmamı, sadece 6 ay birbirimizden uzak kalacağımızı, bu süre zarfında sürekli telefonlaşıp, mektuplaşacağımızı söyledi. Ama içim sakin kalamıyordu. Peki nereye diye sordum. Hakkari Yüksekova dedi. Beynim durmuş zaten. Anlayamadım. Ülkenin neresinde bu yer diye garip ve salakça bir soru sordum. Hoş zaten hiçbir zaman coğrafyam iyi olmamıştır. Ortalarda bir yerde dedi. İnanmadım. Hemen netten haritaya baktım ve beybimden vurulmuşa döndüm. O saatten sonra sabahın ilk ışıklarına kadar ağladığımı biliyorum.

Beni öyle gördükçe o da dayanamıyordu. İkna etmek, sakinleştirmek için elenden geleni yapıyor ama içimdeki fırtınaları dindiremiyordu. Söz dedi. Hergün konuşucaz. Beni bekleyecekmisin diye sordu. Bu ne demekti. Ben onu hayatım boyunca beklemiştim. Zaten çok geç buldum. Ölene kadar beklerdim. Ona da bunu söyledim. 6 ay değil ben seni ölene kadar beklerim. Biliyordu. Onu nasıl sevdiğimi, ondan asla vazgeçemeyeceğimi. Ve bekleyeceğimi.

Gitme zamanı geldi. O gün yaşadığım acıyı ve içimdeki yangını tarif edemem. Korkuyordum. Ya geri dönemezse. Beraber son günümüzdü. Her dakikasını uzun uzun sindirmek istedim içime. Ve gitti. Hava alanına gitmemi istemedi. Onun içinde benim içinde zor olurdu. Zaten ailesi de orada olacaktı. Henüz onlarla tanışmamıştım. Böyle olmazdı. Bu yüzden beraber geçirdiğimiz saatlerin ardından beni eve bıraktı. Ayrılık anı göz yaşları dolu geçmişti.Gitti.


13.12.2004

Onsuzluk zordu. Bir yanım değil her yanım eksikti. Acı çekiyordum. Sabahlara kadar bağıra bağıra ağlıyordum. Annem halime çok üzülüyordu. Gitmeden Orhan bana yeni bir televizyon almıştı. Semra ve annemde bir VCD. Film seyretmeyi sevdiğimi bildikleri için, bunun bana onun yokluğunda iyi geleceğini düşünmüşlerdi. Doğruda düşünmüşlerdi. Artık hasıra gidemiyordum. Sadece çocuklarla toplanacağımız zaman gidiyordum. Herkes biraz eksik kalmıştı. Ve artık eskisi gibi hergün değil haftada bir falan görüşüyorduk. Günlerim çalışmak ve evde geçiyordu. Akşam olunca film izliyordum. Gece ise müzik dinleyip, tonla sigara içip, onun fotoğraflarına baba baka uyuya kalıyordum.

Askere gitmeden saçlarını kestirmesi gerekiyordu. Hayatının büyük bir döneminde hep uzun saçlı olduğu için berbere gidip kestirmek istemedi. Evde kendi kesmek istedi. Kamerayı kurdum ve o saçlarını keserken çekmeye başladım. Elinde demir bir makas vardı. Makası saçlarına vurur vurmaz makas iyiye ayrıldı. Kırılmıştı. İnanamadık. Sonra başka bir makas verdim. Kesmeye başladı, gözleri doldu. Tutamadı gözyaşlarını. O saçları sakladım. Çerçeveleyip odamın duvarına astım. Hala annemin evinde, odamdaki duvarda asılıdır. Bazen çıkarır koklardım. Öyle çok özlüyordum ki.

Hergün telefonla konuşuyorduk. Ve hergün bir mektup yazıyordum ona. Bazen hergün tek tek postalıyor. Bazen haftalık postalıyordum. Eline geçiyordu mektuplarım. Mutlu oluyordu onları okudukça. Herşeyden bahsediyordum ona.

Bir gün cep telefonu ile konuşuyoruz. Evet askeriyeye cep sokmak yasak ama herkes gibi o da almıştı bir cep telefonu orada. Ama yakalanmamak için ankesörlü telefona gidiyor, telefonun ahizesinin içine cep telefonunu koyarak konuşuyordu benimle. Bazen kulaklıkla konuşuyor ama ahizeyi yinede kulağına götürüyordu. Yine böyle bir gün. Tam konuşuyorken bir andan garip sesler gelmeye başladı. ''evet komutanım'' ''hayır komutanım''''emredersiniz komutanım''sonra benimle konuşmaya başladı tekrardan. Meğer biz konuşurken komutanına yakalnmış. Komutanıda cep telefonuylamı konuşuyorsun sen deyince hayır komutanım, müzik dinliyorum demiş :) o da yasak. Çıkar hemen :) o duyduğum sesler bu yüzdenmiş işte.

1 aylık iznini kullanmayıp 5 ayda bitirdi askerliğini.Dönmesine günler kaldı. Heyecanlıyım. Zayıfladığını söylemişti. Gelmesine birkaçgün kala telefon etti. O sırada carrefourdaydık annemle. Ne yapıyorsun, neredesin diye sordu. ''Carrefourdayız, taksiye biniyoruz şimdi''dedim. Beni özledin mi diye sordu. Hemde çoooook dedim. Kötü bir haberim var. Birkaç gün geç gelebilirim dedi. Üzüldüm. Üzülme az kaldı, yanındayım say. Seni çok seviyorum dedi ve kapattı. Bu sırada eve vardık. Merdivenden çıkp eve girdik. Ve aldıklarımızı yerleştirmeye başladık.

Kapı çaldı. Açtım. Karşımda duruyordu. Şok geçirmişim ve öylece kalakalmışım.Annem Orhan'ı içeri almış.Senin burada ne işin var. Ne zaman geldin. Ama ben seni karşılacaktım diyerek ağlamaya başlamışım. Ağla ağla gözlerim davul olmuştu.Öyle çok ama öyle çok özlemiştimki. Yamacından bir an olsun ayrılmadım. O anlattı ben dinledim. Sarıldım, öptüm, kokladım. Yardana şükrettim.



Çok zayıflamıştı.Birbirimizi o kadar çok özlemiştik ki. Sonunda yine eskisi gibi beraberdik. Artık birşeyler değişmişti. Beraberliğimiz ilerlemiş, önümüzdeki engelleri bir bir çözmüştük. Yeni bir işe başlamıştı. Artık o da benim gibi tam zamanlı çalışıyordu. Okul bitmiş, askerlik bitmiş, işe başlamıştı. Hayatımız yolunda gidiyordu. 4 yıldır beraberdik ve evlenmeye karar vermiştik sonunda. Öyle evlenme teklifi falan olmadı. O boyuta kendiliğinden geçmişti ilişki.



08.07.2006

Beni önce ailesi ile sonra babaannesi ile tanıştırdı. Herşey yolunda gitmişti. Sonraki hafta istemeye geldiler. İsteme merasimi biraz normal biraz komik geçti. Memleketten dedesi de geldi. Annemden beni dedesi istedi. İsteme şekli ise dillere destandı diyebilirim. Annemin oturduğu koltuğa yanaşıp, dizlerinin üzerine çökerek istedi beni. Ve annemde verdi tabi. Kahve servisi sırasında nasıl olduysa kayın pederimin üstüne döküldü. Ben tam eğilmiş ikramı yaparken kayın pederim benim eğilmemi beklemeden almaya kalkışmış o sırada bende eğilince bir an fincanı tam tutamamıştı. Bu ikimizinde hatası idi :)

Asıl komik olan, eve geldiklerinde herkese terlik çıkardık. Kayın pederime verdiğim terlikler komedi yarattı. Çünkü ikiside sol ayak içindi. Terlikleri bana uzattı ve gülümsemeye başladı. Hemen getirdim yenisini tabi. Lakin yine suç bende değildi. Terlikler dolapta üst üste durduğu için biri düşmüş arkaya. Bende elimi atıp bir çift aldım. Ama iki sol denk gelmiş. Kısmet işte :) Neyse neticede güzel, neşeli bir isteme sonunda nişan için tarih belirlendi.

6 Mart 2012

Aşkımız böyle başladı




Sene 2002;
Kadıköy sahilde hasır diye adlandırılan, minik taburelerden ve  küçük bir sehpayı andıran bir masadan oluşan bir mekan. Arkada hayvanların satıldığı dükkanlar, önde ise deniz manzarası. Farklı seslerin, farklı insanların bir araya geldiği muazzam bir ortam. Ve bozuk para ile çalışan müzik kutuları. Paranı at, istediğin şarkıyı seç, çayını söyle ve seyre dal.

İşte; seyre daldığıdım öyle anlardan birinde gördüm onu. Sol tarafımda bir ağacın dibindeki masada arkadaşları ile oturan, uzun kıvırcık saçlı, siyah paltolu,keskin bakışlı yakışıklı bir adam. Birkaç saniye baktım ve döndüm önüme. Yalnızdım. İş çıkışlarında oraya gidip, bir bardak çay söyleyip, bulmaca çözmeyi, etraftaki o kalabalığı ve farklılığı çok seviyordum.Bulmacama döndüm.

Bu mekana liseye başladığım yıllardan beri giderdim. Bu nedenle sahibi ve garsonlar dahil herkesle ahbap olmuştuk. Onlar bana karşı her zaman korumacı ve sahiplenici olmuşlardı. Nedeni ise senelerce o mekana gitmeme rağmen beni hep mazbut halimle görmüş olmalarıydı.

Her akşam annemle köpeğimiz Pako'yu gezintiye çıkarır ardında bir bardak çay içmek için uğrardık bu mekana. Yine, yanımızda bu kez kardeşiminde olduğu bir akşam üzeri hasıra gittik. Oturduk, çaylarımızı söyledik. O yine oradaydı. O da bizim gibi her akşam aynı saatlerde arkadaşları ile buluşurdu bu mekanda. Göz göze geldik bir an. Ve ben kardeşime, hala onun gözlerine bakarken ''ben bir gün bu çocukla evlenicem ''dedim. Kardeşim şaşırdı ve amaaaan abla deyip geçti.

Yanında oturan arkadaşlarına bakınca biraz garipsiyordum. Çoğu çapulcu tayfası diyebileceğimiz türden, işsiz güçsüz, tek dertleri her gelişlerinde kız tavlamak olan tiplerdi. Ama o farklıydı. Ne o tiplere benziyor, ne de kızlarla ilgileniyordu. Masası her zaman kalabalıktı. Kızlı erkekli türlü türlü insan gelip gidiyordu.

Ben ortalama 7-8 yıldır müdavimiydim bu mekanın. O da öyle. Günler birbirini kovalıyor, etrafındaki insanların işe yaramaz kısmı yok olmaya başlıyordu. Bir sene falan geçmişti. Artık belli bir arkadaş gurubu vardı ve her akşam beraberlerdi. Bir sene geçmesine rağmen hala onu gözlemliyordum. Ama hiç bir diyaloğumuz olmamıştı bu süre zarfında.

Bazı akşamlar yalnız, bazen annem ve kardeşimle gidiyordum. Bazı zamanlar ise arkadaşlarımla.  Eğer yanımda arkadaşlarım, özelliklede erkek arkadaşlarım varsa daha bir dikkatle inceliyordu masamızı. Keskin bakışları vardı.Bazen onun göz hizasından farklı bir yere oturuyordum bilerek. Tepkisini merak ediyordum. Gerçekten benimle ilgileniyormuydu, yoksa bu sadece benim hüsnü kuruntummuydu. Evet izliyordu. Beni daha iyi görebilmek için ağacın diğer yanından bakmaya çalışıyordu. Göz göze geldiğimiz zamanlar nedense ikimizde kaçırırdık hemen gözlerimizi.

Müzik kutusuna gidip şarkı seçiyordum bazen. Asıl nedenim ona biraz yaklaşabilmekti. Çünkü kutu onun oturduğu masanın hemen yanındaydı. Üzerimde bozuk para olmasına rağmen garsonlara kağıt para uzatıp bozmalarını bekliyordum. Hareket edip etmeyeceğini merak ediyordum. Etmiyordu da.

Her geçen gün daha bir göz göze gelir olduk. Artık pek çekinmiyorduk da. Ama sadece bakışıyorduk. Artık görebilmek için gider olmuştum hasıra. Bazı akşamlar o olmazdı ve bende derin bir hüsran. Oturur, bir bardak çay içer dönerdim eve. Yine böyle bir gün gelmedi. Çayımı içtim, ayağa kalktım. Birkaç adım ilerler ilerlemez, iki arkadaşı ile geliyordu karşıdan. Lakin kalkmıştım bir kere, geri dönemezdim. Göz göze geldik ve yanımdan geçti gitti. Ben üzgün bir şekilde eve döndüm.

Ertesi akşam bir grup arkadaşla gittik. Oturduk ve çaylarımızı söyledik. Baktım, yerinde değildi. Başkaları oturuyordu.Gelmemiş diye düşünürken, çaprazımızdaki masada oturduğunu farkettim. Oralı olmadım. Çünkü bir önceki akşamdan kızgındım ona. Erkekli kızlı bir gruptuk. Yerleri boşaldı ve her zamanki masalarına geçtiler. Arkadaşlarla sohbet ediyor, gülüyorduk. Bir an bakmam gerektiğini hissettim. Baktım. Kızgın, sinirli bir bakışla karşılaştım. İşte o an istediğimi almıştım. Evet benimle gerçekten ilgileniyordu.Ama oralı olmamış gibi döndüm önüme.

Ertesi gün gittiğimde onu göremedim. Sonraki ve bir sonraki günde. Aşağı yukarı bir iki ay doğru dürüst göremiştim onu. Sadece yolda rastlıyordum bazen ve oralı olmuyordu. O ara kış aylarıydı zaten. Sonradan öğrendim ki, kışın soğuk nedeni ile farklı bir kafeye takılıyorlarmış. Tabi ben bunu anca bahara doğru öğrenmiş oldum.

O göremediğim kış dönemi hayatımda derin değişikliklerin yer aldığı bir dönem olmuştu. İşimden, özel hayatıma, telefon numaramdan, arkadaşlarıma kadar herşeyi değiştirdiğim bir döneme girmiştim. Özel hayatı kendime yasaklamış, iş-ev-ailem odaklı yeni bir yaşama başlamıştım. Herşeyi bir kalemde silmiştim.

Bahar ayları, havanın güzel olduğu bir öğleden sonra hasırda karşılaştım yine onunla. Ruhumun kabuk bağladığını düşündüğüm anda içim kıpı kıpır olmuştu yine. Bu sefer kalbim daha hızlı atıyordu. Göz göze geldik. Ama bu kez kaçırmadık. Ve uzuuuun uzuuuun bakıştık. Hergün birbirinin aynı olmuştu. İş, hasır, ev. Onu görmeden duramıyordum artık. Rüyalarıma kadar giriyor, hatta bir gün bulaşık yıkarken, elimdeki tepside yüzünü gördüm. Tepsinin elimden düşmesi ve çıkardığı ses nedeni ile kendime geldim.

Artık böyle uzaktan uzağa olmuyordu. Neredeyse 2 sene geçmişti. Ve hala sadece bakışıyorduk. Bir gün garsonlardan biri ''bak şu çocuk çok efendidir, tanıştırıyım sizi. Birbirinize çok uygunsunuz dedi''. Saçmalama deyip kızdım. O mekanın sabit iki müdavimi vardı. Ben ve o. Bizi birbirimize yakıştırmaları çok normaldi.

Bir pazar günü annemle Pako'yu gezintiye çıkardık (31.08.2002). Benim üzerimde pembe eşofman takımı. Dönüşte hasıra oturduk. O da ordaydı. Arkadaşları ile oturuyordu. Saat ilerledi. Annem ''hadi gidelim artık'' dedi. Anneme ''sen Pako'yu da al git anne, ben biraz daha oturup gelicem'' dedim. Annem gitti.

Yaklaşık 40 dk. daha oturdum. Bir hareket, bir hamle bekledim ama yoktu. Üzerinde yazlık keten mavi bir takım elbise vardı. Günlerden pazardı. Takım elbise giymesi şaşırtmıştı beni. Daha önce onu hiç takımla görmemiştim. Çok yakışıklı görünüyordu. Bense pembe eşofmanlarımla bir o kadar komik.

Artık benim için zaman dolmuştu. Karar zamanıydı. Bu akşam ya gelir tanışır, yada treni kaçırırdı. Çayımdan son yudumu aldım. Elimdeki sigarayı söndürdüm. Masanın üzerindeki sigara paketini ve çakmağı elime aldım. Kalkmadan dönüp ona baktım. Ama öyle bir baktım ki ! kalk gel artık bakışıydı. O bakıştan o da bunu anlamıştı. Yerimden kalkıp yürümeye başladım. Bir yandan da dua ediyordum, mesajı almış olsun diye.

Beşiktaş iskelesini geçtim. Hala ses yok. Haldun Taner'e yaklaşmak üzere iken arkamdan hızla yürüyen ayak sesleri gelmeye başladı. Ve bir ses ''afedersiniz, afedersiniz''diye seslendi. Döndüm. Ve o karşımdaydı. Önce şok oldum. Sonra konuşamadım. Ardından ''evet'' dedim.

O ''şey, merhaba ben Orhan'' dedi. Biliyorum dedim. (Biliyordum, daha önce garsonlar söylemişti ismini)

Ben''bende Selma'' dedim. Biliyorum dedi. Ve karşılıklı gülümsemeye başladık. ''eğer vaktiniz varsa birşeyler içebilirmiyiz'' dedi. Böylelikle Kadıköy rıhtımdaki Sütiş'e gittik. Saat 10 suları. Konuşmaya başladık. O kendini anlattı. Sıra bana geldi. Ben alatmaya başladım. Birden bana'' neden kan iğnesi oldun'' diye sordu. Bunu nereden biliyordu ? Ben 2 yıl önce olmuştum bu kan iğnelerini, o zamandan beridirmi biliyordu yoksa. Şaşırmıştım. ''nereden biliyorsun bunu'' diye sorduğumda anlatmaya başladı.

Meğer o bakıştığımız 2 sene zarfında hasırda otururken, benim oturduğum masanın etrafındaki masalara arkadaşlarını oturtuyormuş. Bu sayede benimle ilgili çoğu şeyi öğrenmiş.

Hatta bir keresinde; bir müşterimle yaptığım telefon görüşmesini anlatmış arkadaşı ona. Yarın şu saatte, şu restoranda görüşmesi var diye. Ertesi gün benim müşterimle görüşme saatimde, restoranın karşısındaki cafenin üst katına oturmuş ve izlemiş beni.

Bunları bana anlattıktan sonra korkmam mı gerekiyordu bilmiyorum ama ben korkmak yerine aşık oldum bu adama. Hemde sırıl sıklam aşık oldum.Bu gerçekmiydi.Gerçekten benimle bu kadar ilgilenmişmiydi. Madem ilgilenmişti neden bu kadar zaman beklemişti. Bunları tek tek sordum ona.O da ''uygun zamanı bekledim'' dedi. 2 sene boyunca beklemek. Ve sadece uygun zamanı. Ne kadar sabırlı bir insan olduğunu o zaman anlamıştım.

Saat gecenin 2'si olmuş biz hala konuşuyoruz. Artık seni evine bırakayım dedi. Ve kalktık. Ama hiç yanından ayrılmak istemiyordum. Oturduğum binanın önüne gelince bir hüzün kapladı içimi. Peki dedim nasıl olacak. Yarın beraber gideceğiz hasıra dedi. Nasıl olur, garip olur. Oraya gitmeyelim dedim. Olsun, bilsinler, öğrensinler dedi ve tamam dedim. Zile basıyorum ama kapı açılmıyor. Meğer elektrikler gitmiş. Annem indi 4 kat aşağı. Tabi o inmeden bir öpücük kondurdu dudaklarıma. Ben uçtum. Ben, ben değildim o andan sonra. Annem kapıyı açtı. Orhan'ı görünce şaşırdı. Sinirli sinirli baktı. Hem geç gelmiştim, hemde bir erkek vardı yanımda. O gitti, bizde eve girdik. Anlattım anneme olan biteni. O da biliyordu Orhan'a aşkımı. Mutlu oldu benim adıma.

Ertesi gün, el ele gittik hasıra. Herkes, mekanın sahibi, garsonlar, müşteriler herkes bize bakıyordu. En çokta arkadaşları şaşırmıştı. Beni onlarla tanıştırdı ve masaya oturduk. Garipti. 2 yıl boyunca başka masadan bakmıştım ben bu masaya. Şimdi hem o baktığım masaya oturmuş, hemde o adamın sevgilisi olmuştum. Garson Mehmet yanımıza geldi. Alacağınız olsun diyerek bize kızdı. En çokta bana. 1 ay boyunca konuşmadı benimle. Nasıl bana söylemezsin diye. Anlatamadım daha bir gün önce tanıştığımızı. Mekanın sahibi tebrik etti. Garipti, çünkü sadece sevgiliydik. Evleniyormuşuz gibi davranıyordu herkes.

Orhan, birazdan kuzenim Ozan gelicek. Onunla tanışmanı istiyorum ama ona bir oyun yapalım olurmu dedi. Tamam dedim.Ben yine eski masama oturdum. Yine bakışıyormuş gibi yaptık. Sonra ben yerimden kalkıp masalarına giderek ''senin geleceğin yok bari ben gelip tanışayım dedim'' dedim. Ozan şokta, gözler pörtlemiş bir şekilde, eliyle ağzını kapatmış gülmemek için zor duruyor. Orhan'ın yanına oturdum. ''ben yanlarına gitmek üzereyken, Ozan Orhan'a senin ki geliyor, valla buraya doğru geliyor'' diyerek şaşırmış zaten. Sonra beraber olduğumuzu ve sadece ona bir oyun yaptığımızı söyleyince kahkaha koptu masada. Fena tufaya bastırmıştık Ozan'ı

O günden sonra ilişkimiz, her geçen gün daha da büyüdü. Her gün üstüne daha büyük güzellikler kattı.

Ben sana fena aşık oldum,



Not:Devamı sonra

5 Mart 2012

Şubat ayından kareler 1



Ne bol ne bereketli bir kış geçiriyoruz bu sene. Lapa lapa yağan kar gözümüzü de gönlümüzü de doyurdu. Ama aslında ben değilde bizimkiler doydular demeliyim. Ben işte bu fotoğraflardaki kadar alabildim bu kardan nasibimi.


Begüm doydu diyebilirim kara. Tadını çıkardı :)

Oğluşumda baba kucağında nasiplendi azda olsa kardan.


AVM'ler kışın kurtarıcısı biz çocuklu aileler için. Her ne kadar gönlüm açık hacadan yana olsada, kışın hastalık korkusu büküyor insanın belini. Ama bende öyle tatlı bir kız varki, en az benim kadar kadar güzel ilgileniyor ya kardeşi ile işte bu hali mest ediyor beni. Ve yükümü haififletiyor. Bu fotoda da görüldüğü üzere kendi mısırını paylaşmakla kalmayıp, kendi elleriyle beşliyor onun tabiri ile bebişini :)



Kar, gece ve oyun parkımızdan güzel bir manzara


Ablasının kreşe gitmesini fırsat bilen fırlama doğru ablasının odasına gidip başlayor her sabahki rutin dağıtmalarına.Bir gün fena yakalanacak haberi yok :)



Halası geldi bir hafta içi akşam ziyarete. Hala dahil 4 yaramaz nasıl oynamak adı altında dağııtkları ortada odayı. Ya nasıl yaramaz şeylersiniz siz :)


Halası, Baran ve Begüm yatırmışlar oğluşumu yere gıdıklıyorlar. Kıyamam oğluşuma ben. Kalmış bu yaramazların ortasında kurtulamıyorda garibim :)


Gündüz ev halleri oğluşun

Bundan 2-3 hafta önce kaçtık koca ile birlikte Kadıköy'e. Çocukları anneme bırakıp liseli sevgililer gibi gezindik durduk. İşte açık havada Yeldeğirmeni taraflarında oturduğumuz cafenin müzik sistemi :)


Bu eldiven ve şapkalarda Bahariyeden

Önce her zamanki yerimizde yemek yedik, ardından Yeldeğirmeninde çayımızı içtik. Sonrasında kitapçıları dolaşıp kitap aldık. Mağazaları dolaşıp ciciler aldık kendimize. Ardından rıhtıma doğru yürürken Kahve Dünyasına takıldı gözümüz ve kahve keyfi ısmarladık kendimize. Veeee nerede ise 15 yıldır takıldığımız sosisçimize gidip sosli sandöviçle bitirdik özgür geçen saatlerimizi.


Yorgunluk ve yürümekten canımın çıktığı an

Kahvelere diyecek söz bulamıyorum. O buz gibi havada nasılda içimizi ısıtmıştı.

Kahve başka bir güzellik ve başka bir keyiftir benim hayatımda. Sunumuda içimi kadar güzel olmadır her daim.

Kızımın sanat eserleri, bir de ne olduğunu anlayabilsem  :) o da bilmiyor ne çizdiğini, soruyorum söyleyemiyor :)


İşte bu ve birde ''bir yumak mutluluk'' isimli kitaplarını aldım Kadıköy gezimiz sırasında. Ertesi gün Begüm kreşe gider gitmez işlerimi bitirip, Buğra'yı öyle uykusuna yatırıp, kahvemide alıp oturdum kitabın başına. Nerede ise 20 gün oldu 230 sayfayı anca okuyabildim. Kitabı sevdim sevmesine de zamansızlıktan ilerlemiyor bir türlü.


Bu da annemin hediye mor menekşem. Mor diyorum çünkü geldiğinde çiçekleri vardı, döküldü. Ama sonunda bir çiçeği öldürmedim ya buna bile şükrediyorum :)


İkinci yağan kar faslında baba-kız çıktılar parka kardan adam yapmaya. Baba yönlendirmeleri yapılan kardan adam anca bu kadar olmuş :) Bu kareleri mutfağın camından, 8. kattan çekiyorum. Makinam bu kadar zoom yapabiliyor. Keşke daha fazlası olabilseydi.



Caillou taklidi. İzleye izleye gördüğünü yapar oldu. Ama çok eğlenmiş dönmişti eve. Mutlu olmaları ne kolay ve ne güzel.

Şubat 18 kardeşimin doğum günüydü. Annemin evinde kutladık. Kuzen kuzene bol bol oynadılar. Hatta saat gecenin 12'si olmasına rağmen birbirlerinden ayrılmak istemediler. Begüm yine iyiydi zorluk çıkarmadı ama Zeynepece baya bir yıktı ortalığı.




Oğluşumla gün ortası ev hallerimiz

Yakışıklım o benim.

Dart en sevdiği oyn oldu son 1 aydır. Gelip gidip bununla oynar oldu.


Yumuk yumuk ellerini öperim senin ben sarı oğlum benim.


Ömrüme ömür katanlarım, ömrümün en güzelleri. Begüm mısır istedi. Beraber patlattık ve iki kardeş uslu uslu oturup Mickey fareyi izleyip bir yandan da tıkındılar :)

Pazar sabahı. Baba uyuyor, ben kahvaltı hazırlıyorum, onlar ise beraber oyun oynuyorlar. İşte bu kareler aile olmanın huzzurunu çok güzel ortaya koyuyor.


Televizyonda bilardo oynamayı öğreten bir program bulmuş heyecanla geldi yanıma. Tabak, sopa ve top istedi anlamadım ilkin. Sonra kurdu oyununu ve başladı oynamaya. Onu gören Buğra dururmu aynen oyuna dahil :)

Ardından açılan müzik ile dans show başladı. Onlar salonda ben mutfakta göbek attık. Deliyiz, ama çok eğlenceliyiz :)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...